Varlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Varlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2013 Perşembe

Bana Soran Oldu mu?




“Dünya bir imtihan salonudur. İnsan ise sınanmaktadır, diyorsunuz. ALLAH bana sormadan karar vermiş ve beni yaratmış. Belki de ben, var olmak istemeyecektim... Buna ne dersin ?”
    “ Önce bir soru sormak istiyorum .. ALLAH’a inanıyor musun?”
    “İnanmıyorum!”
    “ Öyle ise bu soruyu sormaya hakkın yok.”
    “Neden?”
    “ Çünkü iman etmeyen bir kimse inanmadığı birinin kendisini dünyaya getirdiğine ve imtihan ettiğine de inanmaz, inanmamalı. Mantık bunu gerektirir. Aksi halde çelişkiye düşmüş olur. Sana doğrudan sual konusunu anlatmaya çalışmak abesle iştigaldir. Önce ALLAH’a iman meselesini konuşmamız gerekir. Kabul edersin veya etmezsin, bu sana kalmış.”
    “ Ya, ALLAH’a ve onun beni imtihan için yarattığına inanıyor, ama yinede bu soruyu soruyorsam?...”
    “ O zaman bu sorudan yaratıcının hükmüne razı olmamak gibi bir isyan manası çıkar.”
    “ Evet, diyelim ki ben inananlardanım, ama yinede soruyorum. Bana niçin var olmak istiyor musun diye sorulmadı?”
    “ Sana bu soru sorulamazdı, çünkü henüz sen yoktun. Olmayan birine soru sorulamaz. Yok olan var olamaz ki soru sorulabilsin. Yokluktakinin ne aklı vardır anlayacak, ne duyguları vardır hissedecek, ne de dili vardır söyleyecek.”
    “ Soru sormak için yaratabilirdi...”
    “ Evet, yaratabilirdi ve sen var olurdun. O zaman, yaratmış olduğu bir varlığa , “ Seni yaratmamı ister misin “diye sormanın hiçbir anlamı olmazdı. Zaten yaratmış ve sende var olmuşsun, niçin sorsun, bu aşamadan sonra sormanın ne anlamı olur.”
    “Benim fikrimi almadan var etmesi haksızlık değil mi?”
    “ Sen yoktun ki hakkın var olabilsin. Olmayan birinin hakkı da olamaz. Düşünsene sen ancak var olduktan sonra “ sen” oldun da “ benim hakkım diyebiliyorsun. Kaldı ki var olmak en büyük nimetlerdendir. Bunu niçin anlamak istemiyorsun’ Bütün iyilikler ve güzellikler varlıktan gelir. Bütün çirkinlikler ve kötülükler yokluktandır. Zenginlik varlıktır, fakirlik yokluk; malı olmayana fakir denir, olana değil. Sıhhat varlıktır, hastalık yokluk, yani sıhhatin yokluğu. Afiyet varlıktandır, musibet yokluktan, yani afiyetin yokluğundan. Bu örnekleri uzatmak mümkün...”
    “ Bana imtihan sonunda cehenneme gideceğim söylenseydi, ben hemen o anda yok olmak isterdim...”
    “ Sana cehenneme gideceğin söylenemezdi, çünkü bu durumda imtihanın anlamı kalmazdı. Sınıfta kalacağını kesin bilen bir öğrenci sınava bile girmek istemez. Nitekim şimdi de hiç kimse cennete mi, cehenneme mi gideceğini bilmiyor.
    Seni dünyaya gelişine pişman eden ne? Sahip oldukların mı? Başına gelen belalar, musibetler ve hastalıklar mı? Bunların hepsi gelip geçicidir. Böyle olmasa bile dünya hayatı sayılı günlerden ibaret olduğu için, ondaki kötü hallerde geçip gidecektir. Hem de bu dünyada iyilikler asıl, kötülükler ve çirkinlikler ayrıntıdır. Niçin hep yok olanlara, sana gelen kötülüklere ve çirkinliklere bakıp duruyorsun, birde sahip olduğun güzelliklere bak. Varlık, hayat, insanlık gibi büyük nimetleri tattın. Gerçi sahip olmadığın güzellikler de var, bir de senin olanlara baksana!
    Şunu da düşün ki, sana gelen ve hoşuna gitmeyen haller senin itirazınla yok olacak değiller. Bu isyanınla yok olacak bir tek şey var, oda senin imanındır. Yani sana ebedi saadet kapısını açacak olan anahtarın.
    Seni isyana ve itiraza sevk eden sebeplerden biri de şu; Günahlara dalmışsın, bu dünyada ilahi emirlere tabi olmak istemiyorsun, nefsinin arzuları peşinde koşmak istiyorsun, ama cehennem azabından da korkuyor, onu her fırsatta hatırlıyor, acı çekiyorsun.
     ALLAH ile savaşacağına nefsinle savaş, onu ıslah etmeye çalış. Tövbe kapısı her zaman açık, oradan girmeye ne mani var? Tövbe suyuyla yıkanda temizlerden ol, günahlarla zaten kirlenmişsin, birde isyana bulaşıp iyice kararma! Evet bu dünyaya isteyerek gelmedin, isteyerek de gitmeyeceksin. Getiren getirmiş götüren götürüyor. Gitmek istemeyince burada kalacak değilsin. Şu halde seni yaratanın iradesine tabi ol. İman et ve rahatla. Başka çıkış yolun yok , tek gerçek bu anlıyor musun?! “

Kaynak: http://bookworm-bilgeadam.blogspot.com/

16 Ocak 2013 Çarşamba

Neden Tanrı'yla Bu Kadar Takıntılısınız?




 

   Bugün bir videoya rastladım ve bu vesileyle Stephen Hawking'i bir kere daha sorguladım. Onu daha yakından tanımama sebep olan şey ise bir Ateiste sorduğu şu soruydu: Neden Tanrı'ya bu kadar takıntılısınız? Aslında benim de aklıma sıkça takılan bir soruydu bu. "Neden?"
  İtiraf etmeliyim ki, ateistlerin sıkça dile getirdikleri "Beyninizi kullanın" sloganı Tanrı'nın varlığına bizi bir adım daha yaklaştırıyor. Bilimdeki her şey özellikle de Uzay ve Kuantum fiziği bize onu apaçık gösteriyor. Dini doğmatik ve kalıplaşmış gören bazı insanlar, insan ruhunun özgürleşmesi gerektiğini savunuyorlar. Aslında özgürleşmek Tanrı'yı bulmaktan geçer. Bu da doğmatik ve kalıplaşmış şeyleri defalarca tekrarlamaktan ziyade O'nu aramakta ve yaşamakta saklıdır. Yani O'na ulaşmak ancak ve ancak, tüm bunların birleşmesiyle olacaktır. O'nu araştırmak, O'nu öğrenmek ve O'nu yaşamak. İşte şu küçük bedenlere sıkışıp kalmış olan biz insancıklar ancak ve ancak O'nu yaşayabildiğimizde özgürleşmiş olacağız.
   "Stephen Hawking Tanrı'ya inanıyor mu?" sorusu hala tartışılagelirken, ben onun öne sürdükleriyle özgürleşmeye bir adım daha yaklaşılabileceğine inanıyorum. Evren ve Onun temeli, Başlangıç, Son, Zaman gibi kavramları çözebildiğimizde aklımız ile belli mesafeleri katedebileceğiz.  Fakat tekrar ediyorum ki; Tanrı yalnız akıl ile bulunmaz. Demek ki, beyni kullanmak da yetmez. O halde ihtiyacımız olan şey nedir?
  Geçenlerde bir radyo programında dinlemiştim. Şöyle diyordu sunucu; akıl ile aşık olunmaz. Ve  insanoğlunun dünyaya (ilahi)  aşk için geldiğini savunan bendeniz Stephan Hawking'i (fikirlerini) araştırmaya ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Buyrun, iyi düşünmeler...

Mutluluğaa Boya Beni






Yarım kalmış bir tabloda çiçek bahçeleri içinde bir şato ve uzayıp giden bir orman... Nedense bir ressam bu manzarayı ve çizdiği 3 karakteri yarım bırakmış: boyanması bitmiş Toupins, birkaç rengi eksik kalmış Pafinis ve sadece eskiz çizgilerinden ibaret Reufs. Aralarında en güçlüsü olduğunu fark eden Toupins bir anda resmin kontrolünü eline alır. Yarım kalan resme uyum ve düzenin gelmesi ancak ressamın resmini bitirmesiyle mümkündür; fakat asıl can alıcı soru da buradadır: Ressama ne olmuştur? Neden resmini tamamlamadan gitmiştir?

Fransız yapımı animasyonun yönetmenliğini aynı tür kısa filmleriyle tanınan Jean-François Laguionie üstleniyor.



Not: Yukarıdaki yazıda yalnızca film tanıtımı yapılmıyor. Filmin tanıtımının yanında kendinize soracağınız cevapları çok şeyi değiştirecek soruları da içeriyor. Bu film üzerine çok şey yazabilirdim; fakat bunları size bırakıyorum. İzledikçe ve sadece izlemekle kalmayıp aynı zamanda da düşündükçe keşfedeceğiniz çok şey saklı. Özellikle de "Ressam nerede?" sorusunda bu cevaplar gizli. İyi seyirler... İyi düşünmeler...